MUKADDİME

Bu metinde modern demokrasiyi tanımlayacak ve tasnifleyeceğiz. Mitinden arındırıp hakikatini açığa vuracağız.Demokrasi karşıtı literatür ve demokrasiye karşı yaygın itirazlar çoğunlukla daha derin problemlerin semptomlarına yöneliktir. Bu metnimiz, semptomları merkeze almıyor; semptomlara sebebiyet veren gerekçeleri irdeliyor.

Modern demokrasi bizler için ikiye ayrılıyor: İhtilal Demokrasisi ve Protestan Demokrasi. Bu demokrasi anlayışlarının yaygın efsanede olduğu gibi ‘Yunan Demokrasisi’ ile hiçbir alakası yoktur. Bu alakanın neden kurulamayacağına dair literatürde pek çok argüman olduğu gibi, bizler bu ilişkiye özellikle değinmesek de bu iki demokrasi anlayışının nasıl meydana geldiğini irdeleyerek aslında antik Yunan demokrasisi ile bir bağının olmadığını ortaya koymuş olacağız.

Bütün bu tanım ve tasnif sürecinden sonra, pratikte neler yapılabileceğine dair önerimizi sunacağız. Bunu da ‘Demokrasi Realizmi’ olarak adlandırıyoruz.

Amacımız modern çağın en büyük mitini hedef almak ve onu yıkmaktır.

MİTİHTİLAL DEMOKRASİSİ

Demokrasi miti, demokrasiye atfedilen ve geniş olarak sorgulanmaksızın kabul edilen formunu teşkil eder. Formun kabulünün yaygınlığı kadar, demokrasiye getirilen yaygın eleştiriler de form üzerinde yoğunlaşır. Formun, yani demokrasinin biçiminin, eleştirileri; aslında bir surette özetlenebilir; ‘bu biçimin temeli nedir?’. Bizler, demokrasinin formunu eleştireceğimiz bu bölümde; demokrasi düşüncesini iptal etmeyeceğiz. Zira form üzerinden bir fikrin iptali mümkün değildir. Form, temel kabullerin işlenmesinin neticesinde vakıaya sirayet eden çıktının toplamıdır. Bizler, formun temel unsurlarını irdeleyerek; temele sahip olmasının zorunluluğunu ortaya koyacağız. Kimileri için bu anlamlı bir uğraş olmayacaktır, ki bunda haklıdırlar. Ancak kurgumuzun neticesinde formun hangi temellere sahip olduğunu ortaya koyacağız, bu sebeple formu irdelememiz giriş mahiyetinde bir gerekliliktir. Bir diğer husus şudur ki, yaygın kitle için demokrasi bir mit olarak kabul edilir. Hakikati sorgulanmadan ise anlaşılamaz. Bu bölümde formun, biçimin yani mitin; demokrasiyi kabul etmek için neden yetersiz olduğunu da ortaya koyacağız.

Modern demokrasinin, hakikatte ayrılan iki temel formu vardır. Bizler bu iki formu, ‘İhtilal Demokrasisi’ ve ‘Protestan Demokrasi’ olarak adlandırmayı isabetli bulduk. Hakikat başlığında ayrımlarının gerçek nedenlerini işleyeceğimiz bu iki formun mitlerini, ayrı ayrı inceleyeceğiz.

İhtilal Demokrasisinde Halk

Demokrasi mitinin kutsallarından biri, halktır. Bu mite göre halk, bütün iradeye ve yönetim gücüne sahip olan yegane unsurdur ve öyle olmalıdır. Yönetilen halk ise, yöneten de halk olması gerekir ki; bu hakkaniyetin ve adaletin tek yoludur. Peki bu mitin kutsalı olan halk, bireylerden teşekkül eden bir bütün müdür?

‘Üyelerinden her birinin canını, malını bütün ortak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi bulmalı ki, orada her insan hem herkesle birleştiği halde yine kendi buyruğunda kalsın, hem de eskisi kadar özgür olsun. İşte, toplum sözleşmesinin çözüm yolunu bulduğu ana sorun budur’

Rousseau, cevabını bulmaya çalıştığı gerilimi bu şekilde özetler. Onun için insanların ‘doğal hakları’ vardır ve insan olmanın gerekliliği bu özgürlüklere sahip çıkmaktır. Bir insanın köleliğe razı gelmesi dahi ‘aklen’ mümkün değilken (‘Seninle öyle bir sözleşme yapacağım ki, hep benim iyiliğime ve senin zararına olacak; keyfim istediği sürece ben uyacağım, yine keyfim istediği sürece sen uyacaksın ona’ olarak özetlediği bu anlayışı insanın insanlığına karşı ve kabul edilmesi mümkün olmayan bir konsept olarak kurgular) bir ulusun egemenliğini ve özgürlüğünü bir krala vermesi, hiçbir şekilde mümkün değildir. Zira Rousseau için kölelik, yalnızca kölenin geçimini sağlaması adına efendisine itaatidir (‘Özgürlüğünden vazgeçmek, insan olma niteliğinden, insanlık haklarından, hatta ödevlerden vazgeçmek demektir’). Bir kral ise ulusun geçimini sağlayamaz, kral kendi geçimini ulustan sağlar. Bu durumda ulusun krala itaat ile elde edeceği bir çıkar yoktur, aksine zarar vardır. Bir ulusun değil, bir insanın dahi karşılıksız itaati; Rousseau için insanın tanımı gereği mümkün değildir (Bir insan kendini karşılıksız bağlar demek, saçma, akıl almaz bir şeydir. Böyle bir davranış yolsuz olduğu kadar geçersizdir de. Çünkü böyle davranan bir kimsenin aklı başında değildir. Aynı şeyi bir ulus için söylemek, baştan başa deli bir ulus düşünmek olur. Delilikse, hiçbir hak kazandırmaz)

Öyleyse toplumu teşekkül etmek için bulunması gereken çözüm, ‘insanı insan yapan’ niteliklerden kopmaksızın bir birliktelik yolunu inşa etmektir. Rousseau, insana dair sunduğu öncülleri ile bu yolu inşa etmenin uğraşını güder. Onun için ulus, bir kalabalığı boyunduruk altına almak ile oluşmaz. Zira burada topluluğu oluşturan bireylerin çıkarlarına yönelik değil, topluluğun efendisi olan kimsenin çıkarlarına hizmet eden bir işleyiş söz konusudur. Ulus, toplum ya da ‘halk’ ise, çıkarlarına hizmet eden bir ilişkinin tarafı olduğu vakit ulustur.

‘Toplum üyelerinden her biri, bütün haklarıyla birlikte kendini baştan başa topluluğa bağlar; çünkü bir kez, her kişi kendini tümüyle topluma verdiğinden, durum herkes için birdir; durum herkes için bir olunca da bunu başkalarının zararına çevirmekte kimsenin bir çıkarı olamaz’

Efendinin çıkarına, kölenin ya da kralının boyunduruğu altına aldığı topluluğun zararına işleyen bir sözleşmenin söz konusu olmaması için –zira Rousseau böylesine bir sözleşmeyi mümkün kabul etmez- oluşacak toplumda verilen kararlar herkesin çıkarına olmalıdır. Bunun da mümkün olması için, her birey kendisini tümüyle topluma vererek; tek bir ‘varlık’ haline gelirler. İşte Rousseau’nun bulduğu çözüm ve ‘toplum sözleşmesi’ fikrinin temeli, budur.

‘Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz’

Rousseau, bireylerin özgürlüklerinden hiçbir taviz verilmemesini arzuladığı için; bireylerin tek bir vücut olmasının özgürlüklerini de birleştireceği düşüncesiyle bu sorunu aşmaya çabalar. Artık tek bir vücudun cüzleri olan yurttaşların çıkarları da birdir. Aslında Rousseau, bireylerin özgürlüklerini muhafaza etmeyi değil; bu özgürlükleri tek bir potada eriterek etkilerini kırmayı hedeflemektedir.Öyleyse arzulanan nedir? Bireylerin çıkarları ve özgürlükleri, tek vücut olan toplumun bir yurttaşı olmak ile çelişiyorsa; yani birey bunu iddia ediyorsa, Rousseau’nun anlayışında konumu nedir? Rousseau için bu kişi, diğerlerine hükmetme arzusunda olan ve ‘toplum sözleşmesi’nin dışında kalan bir bozguncu olacaktır. Eğer Rousseau için, bir bireyin bunu iddia etmesi mümkün değilse; Rousseau kendisini bir kölenin efendisi konumuna koymuştur ve başka bir birey için neyin doğru-yanlış olduğunun kararını vermektedir. Şu anlaşılmalıdır ki, Rousseau’nun anlatısı asla ‘bireyin özgürlüklerine mutlak saygı’ anlatısı değildir. Bireylerin özgürlükleri Rousseau için gerilim oluşturan ve çözülemez bir karmaşadır, özgürlük ve çıkar-zarar tek bir vücuda indirgenmedikçe de bu gerilim çözülemez.

Rousseau için ‘halk’, çıkar ve zararıyla beraber özgürlükleri de bir olan; bireylerden teşekkül edildiği söylenen ancak bireylerden bağımsız soyut bir varlıktır. Bu varlığa boyun eğmemek ise, bozgunculuğun ta kendisidir. Rousseau için ‘toplum’ hiçbir zaman bireylerden oluşmaz. Ona göre savaşlar da bireylerin değil, devletlerin savaşıdır. Devletlerin bireylere atfettiği ‘askerlik’ niteliği ile bireyler savaşlara dahil olurlar. Kendi ideal toplumunun yurttaşlarını, toplumun cüzleri olarak kabul etse de; ideal toplumu haricindeki toplumlara getirdiği bahsettiğimiz eleştiriyi ideal toplumuna da kolaylıkla getirebiliriz. Yahut Rousseau şunu iddia etmelidir, ideal toplumunda ‘toplum’ denilen soyut varlığın çıkarına olan; onun mensubu olan bütün yurttaşların istisnasız çıkarınadır. Aksi takdirde bahsettiği ahlaki birlik meydana gelmemiştir ve ‘insanlığa ters’ efendi-köle ilişkisi bir boyutta devam etmektedir. ‘Toplum’ adı verilen soyut varlık, hükmettiği bir bireyin çıkarına olmayan bir karar aldığında, Rousseau’nun krallara getirdiği eleştiri gibi ‘insanlığa ters’ bir iş gerçekleştirerek birtakım bireyleri köleleştirmektedir. Zira bireyin ‘toplum’un aldığı karardan çıkarına olan bir şeyi yoktur, yalnızca zararı vardır.

Öyleyse Rousseau, kendi sunduğu problemin çözümü olarak, ‘bireylerin özgürlükleri’ni çok önemsediği için; özgürlüklerinizi bir kenara bırakıp tek bir varlıkta birleşmemizi önermektedir. Peki özgürlüklerimizi soyut bir varlık olan ‘toplum’ ile eşleştirmek, özgürlüklerimizden vazgeçmek değil midir? ‘Son olarak, bir yandan mutlak bir yetki, öte yandan sınırsız bir boyun eğme koşulu koşmak, tutarsız ve boş bir sözleşme olur. Kendisinden her şeyi istemeye hakkımız olan bir kimseye karşı hiçbir borç yüklenmiş olmayacağımız açık değil midir? Tek başına bu koşul, karşılıklı olmayan bir sözleşmenin geçersizliğini gerektirmez mi? Varı yoğu benim olan kölem, ne gibi bir hak ileri sürebilir bana karşı? Onun hakları benim olduğuna göre, kendi haklarımın yine kendime karşı ileri sürülmesi, anlamsız bir söz değil midir?’ Rousseau köleliği reddederken, aslında kendi toplum sözleşmesinin de ‘toplum’a kölelik olduğunu fark edememektedir. Bir topluluğun krala biatı, çıkarlarına değil zararlarına gerçekleşecek bir sözleşmeye imza atmak iken; topluluğun ‘toplum’a biatı, direkt olarak ‘varını yoğunu topluma vermek’tir. Yani, Rousseau’ya göre; krala bağlılık ‘makul olmayan’ bir ilişkiden ibaretken, kendi ideal ‘toplum’u ile birleşmek direkt olarak insanın insanlığını reddetmesini gerektiren ve yalnızca gayri-makul değil; aklen muhal olan bir ilişkidir.

O zaman şunu anlıyoruz ki, Rousseau’ya göre ‘Halk’, bireylerin toplamına verilen bir isim değildir. ‘Halk’, bütün bireylerin özgürlüklerinin ve çıkar-zararlarının tek bir vücut haline geldiği; sağlıklı bir toplum yapısı için kölesi olunması zorunlu olan soyut bir varlıktır. Bireyler kendi bağımsız varlıklarından vazgeçip, bu soyut varlığa eklemlenerek ‘Halk’ın bir cüzü olmak zorundadırlar. Yani Rousseau, hiçbir zaman bireylerin müstakil özgürlüklerini muhafaza ederek toplum teşekkül etmenin yolunu sunmamıştır; yapmış olduğu çözüm ‘çok insan var işin içinden çıkılmıyor, bir insan olalım ve sorunlar çözülsün’ olarak karikatürleştirilirse, aslında çok isabetsiz ve vicdansız olmayacaktır.

‘Herkesin istemi ile genel istem arasında çoğu zaman hayli ayrılık vardır. Genel istem yalnız ortak yararı göz önünde tutar, öbürü ise özel çıkarları gözetir ve özel istemlerin toplamından başka bir şey değildir: Ama bu aynı istemlerden birbirini yok eden artılarla eksileri çıkarında, ayrılıkların toplamı olarak genel istem elde kalır’

Rousseau ideal toplumunun vakada gerçekleşmediğini kabul etmektedir ve bunun neticesi olarak ‘genel istem’ yani ‘halk’ adı verilen soyut varlığın çıkarıyla ‘herkesin istemi’ yani bireylerin çıkarlarını ayırır. Bu ayrım, öncelikle Rousseau’nun çok eleştirdiği efendi-köle dinamiğinin farklı bir tezahürüdür. Kral yerine ‘halk’ ve ‘genel istem’ geçmiştir, eğer birey bundan rahatsızsa direkt olarak ‘kral’ın yani ‘halk’ın kölesi olabilir –bütün özgürlüğünü ve çıkar-zararını halka feda edebilir-. Bu ikiliği çözümlemek için şunu ileri sürmektedir, ‘Egemen varlık’ kendi cüzleri olan yurttaşlarının bütününün çıkarlarını gözetmek zorundadır; nitekim bir varlığın cüzü olduğu için yurttaşlar, birini diğerinden farklı değerlendiremez hatta bu aklen mümkün değildir. Bu sebeple ‘egemen varlık’ toplumun gerçek çıkarını meydana getirebilecek yegane seçenektir. İşte bu birlikteliği Rousseau şöyle yorumlar:

‘Bu ayrılıklar kabul edilir edilmez görülür ki, toplum sözleşmesinde bireyler bakımından birtakım haklardan vazgeçme diye bir şey yoktur; bu sözleşme ile durumları önceki durumlarına kıyasla gerçekten daha iyi olmuştur ve onlar herhangi bir vazgeçme yerine yararlı bir değiş-tokuş yapmışlardır: Kararsız ve iğreti bir durum yerine, daha iyi ve daha güvenli bir durum; doğal bağımsızlık yerine özgürlük; başkasına zarar verme gücü yerine, kendi güvenliklerini; başkalarının alt edebileceği güçleri yerine, toplumsal birliğin yenilmezleştirdiği bir hakkı seçmişlerdir. Devlete adadıkları yaşamları bile bu sayede sürekli olarak korunmaktadır ve devleti savunmak için yaşamlarını tehlikeye attıkları zaman, ondan aldıklarını ona vermekten başka bir şey mi yapıyorlar? Bu yaptıklarını doğal yaşama döneminde, yaşamlarını korumaya yarayan şeyi savunma uğrunda canlarını tehlikeye sokarak kaçınılmaz savaşlara giriştikleri doğal yaşama döneminde daha sık, hem daha da tehlikeli biçimde yapıyor değiller miydi? Elbette gereğinde herkes yurdu uğruna savaşmak zorundadır, ama artık kimse kendisi için dövüşecek değildir. Güvenliğimizi sağlayan şey uğrunda, o güveni yitirince kendimiz için göze alacağımız tehlikelerden yalnız bir parçasına düşmekte de kazancımız yok mu?’‘Devleti savunmak için yaşamlarını tehlikeye attıkları zaman, ondan aldıklarını ona vermekten başka bir şey mi yapıyorlar?’ dediğinde, kendi tanımlarına göre toplumun cüzü bir yurttaş olmanın kölelik olduğunu kabul etmektedir, ‘Onun hakları benim olduğuna göre, kendi haklarımın yine kendime karşı ileri sürülmesi, anlamsız bir söz değil midir?’. Toplumun hakları, yurttaşın haklarıyla bir olduğu için, yani yurttaşın haklarını bahşeden ‘toplum’ olduğu için; toplum ile yurttaş arasında efendi-köle ilişkisi mevcuttur. Ancak bu efendi-köle ilişkisi, büyülü bir biçimde Rousseau için ‘yararlı bir değiş-tokuş’a dönüverir. Çünkü önceki hallerine kıyasla daha güvenli bir haldedirler. Halbuki aynı itirazı krallığı savunmak için getirenlere karşı Rousseau şöyle diyordu: ‘Denecek ki; zorba, uyruklarına toplum içinde dirlik sağlıyor. Diyelim ki, öyledir: Ama zorbanın şan şeref hırsının başlarına bela ettiği savaşlar, doymazlığı ve bakanlarının kırıcılığı, uyrukları kendi aralarında anlaşmazlıklardan daha büyük üzüntülere sokarsa, bu dirlikten ne kazançları olur ki? Hele bu dirlik onların yoksullaşmasına yol açarsa, ne kazanmış olurlar bundan? İnsan zindanda da sessizlik içinde yaşar ama, bu kadarı orayı özlenir bir yer yapmaya yeter mi?’. Söz konusu kralın ‘dirlik ve güvenlik’ sağlaması olduğunda, kralın ‘özel istemleri’ uğruna ‘genel istem’in kaçınılmaz olarak gözardı edileceği ve çoğunluk için yanlış kararlar alınacağı kabul edilmektedir. Böylesine bir kurguyu öne sürebilmenin tek koşulu vardır: ‘toplum’ denilen tanrısal varlık yurttaşlarının çıkarlarına yurttaşlardan bile daha hakimdir ve onun kölesi olmak sağlıklı bir toplum teşkil etmenin tek yoludur. ‘Toplum’ denilen tanrısal varlık her zaman doğru olanı tespit edebilir, ve bu uğurda özgürlüklerinizden vazgeçmeniz sizler için ‘yararlı bir değiş-tokuş’tur.

Kralın hükümdarlığı altında bizler, çıkarlarımızın kralın hükmüyle eşleşmediğini iddia edebilirken; Rousseau’nun ideal toplumunda bize hükmeden ‘toplum’ varlığının çıkarlarıyla çıkarımızın eşleşmediğini iddia dahi edememekteyiz. Zira bizler, çıkarımızı bu varlık kadar iyi tespit edebilme yetisinden dahi yoksunuz; Rousseau için ‘genel istem’ ile ‘özel istemler’ çelişmez ancak ‘özel istem’ sahibi bireyler aldatılabilir ve bir çelişki söz konusuysa bireyler aldatılmıştır. Neticede bizler ‘bir’ olduk ve ‘halk’ olarak zuhur ettik, bağlı olduğumuz varlığın istemlerinden sapıyorsak muhakkak ki yanılmaktayız. Bu pozisyonun krallıkta eleştirilen zulmün üzerine nasıl bir zulüm doğuracağını kestirmek zor değildir. Rousseau’nun fikirlerini etraflıca eleştirmek mümkündür ancak bu baptaki amacımız, modern demokrasinin form olarak sunduğu kutsal kavramlarının ne olduğunu doğru tespit etmektir. Bu doğrultuda şunu görüyoruz ki, ‘halk’, hiçbir zaman müstakil bireylerin toplu adlandırılmasından ibaret değildir. Tanrısal nitelikleri olan ve bireyleri ona köle olmaya, teslim olmaya çağıran soyut, metafizik bir varlıktır. Zira ‘halk’ yani ‘ulus’ yani ‘toplum’, bilinci olan, çıkarı ve zararı olan, dostu ve düşmanı olan, hedefi olan bir varlık olarak kurgulanır.

İhtilal Demokrasisinde İrade

‘Bu yazının planı oldukça basit. Sorulacak üç sorumuz var.1 Tiers-Etat nedir? - HER ŞEY.2 Şimdiye dek siyasal düzen içinde ne olmuştur? - HiÇ.3 Ne istemektedir? - BiR ŞEY OLMAK.Bu yanıtların doğru olup olmadığını göreceğiz. O zamana dek, henüz kanıtlarını görmediğimiz hakikatleri abartı olarak nitelemek yanlış olacaktır. Sonra, Tiers-Etatın gerçekten bir şey olabilmesi için şimdiye dek denenen ve şimdi tutulması gereken yolları inceleyeceğiz. Bu bağlamda, şunları diyeceğiz:4 Onun lehinde, hükümetlerin yapmayı denedikleri ve bizzat ayrıcalıklıların önerdikleri şeyler.5 Yapılması gerekirken yapılmayan şeyler.6 Son olarak, hak ettiği yeri almak için yapılması Tiers-Etatın kendisine kalan şeyler.’Sieves, ‘üçüncü sınıf’ı yani ‘tiers-etat’ı ruhban ve soylu sınıfı dışında kalan herkes olarak tanımlar. Sunduğu gerilim, üçüncü sınıfın hak etmiş olduğu yere gelmesi gerektiğidir. Üçüncü sınıf bütün zahmetli ve yararlı işleri üstlenen ancak bunun karşılığını almayan, zahmetli ve yararlı işlerden kaçınan üst sınıflar tarafından adeta ‘sömürülen’ sınıftır.

‘Tiers-Etatın tam bir ulus oluşturmak için gerekli her şeyi içinde barındırmadığını ileri sürmeye kim cüret edebilir? O, bir kolu hala zincirli olan güçlü ve sağlam bir adamdır. Ayrıcalıklı sınıf ortadan kaldırılırsa, ulus olduğundan daha küçük değil daha büyük bir şey olacaktır. Bu hesaba göre, Tiers-Etat nedir? Her şey, ama engeller ve baskılar altında bir "her şey". Ayrıcalıklılar sınıfı olmasaydı ne olurdu? Yine her şey, ama [bu kez] özgür ve gürbüz bir "her şey". O olmazsa hiçbir şey yürümez; ötekiler olmazsa her şey çok çok daha iyi gider.’

Sieves için üçüncü sınıf, ulusun gerçek temsilcisidir. Üst sınıf ise adeta ulus içerisinde paralel bir ulus halindedir. Üst sınıf, üçüncü sınıfın ayakta tuttuğu ve teşkil ettiği ‘ulus’ adına değil; kendi ‘ulus’ları adına kararlar alırlar. Rousseau’cu tabirle bu üst sınıf, ‘genel istem’in değil; ‘özel istem’in savunucuları ve destekçileri ve var edicileridir.

‘Demek ki Tiers-Etat ulusa ait olan her şeyi kucaklar; ona dahil olmayan hiçbir şey de ulusun parçası sayılamaz.’

Üçüncü sınıf, ulusun ta kendisidir. Bu sınıfın mensubu olmayanlar da, ulusa ait değildir. ‘Yeni soylular ne yaparlarsa yapsınlar, bir yurttaşın, ortak haklara aykırı bir ayrıcalık elde ettiği andan itibaren, artık ortak düzene mensup sayılamayacağı kesindir. Yeni çıkarları genel çıkara karşıttır; o artık halk adına oy vermeye ehliyetli değildir’. Üçüncü sınıfa, yani ulusa mensup olmayanlar ise düşman ve ‘ulusun’ değil, kendi çıkarları için hareket eden kimselerdir. Sieves için ‘üçüncü sınıf’a ait olanlar, yani ruhban ya da soylu olmayanlar; tek çıkara sahip tek bir iradeye mensup ‘ulus’ varlığının cüzleridir. Üçüncü sınıfın çıkarlarının, sınıf içerisinde ayrışması düşünülemez. Zira üçüncü sınıfa mensup bir kimsenin kendi çıkarlarını düşünmesi, mensubiyeti sebebiyle üçüncü sınıfın çıkarlarını düşünmesiyle aynı şeydir. Bu kabulden anlıyoruz ki, üçüncü sınıfın temsilcileri aynı zamanda bu sınıfın teşekkül ettiği ‘ulus’ varlığının cüzüdür.

Yani, ‘üçüncü sınıf’ yalnızca ulusun çoğunluğu değil; ulusun kendisi olduğu için bizler Sieves’te sosyolojik bir tespitten öte ontolojik bir tasnif ile karşı karşıyayız. Ulus tek bir varlıktır, ve ulusal irade barındırdığı bireylerin çıkarlarının toplamı değil; ulusun iradesidir. Yani ‘irade’ aslında bir kurgudan ibarettir. Bireylerin iradeleri yok sayılmakta ve temsilciler aracılığıyla belirlenen kutsal ve tek bir ‘irade’ inşa edilmektedir. İhtilalci demokrasinin ‘Ulus’u, ona köle olmayı seçerseniz sizin ‘ulusunuz’; bu ulusun ‘iradesi’ ise, yine iradenizi koşulsuz şartsız ona teslim ederseniz sizin ‘iradeniz’dir.

İhtilal Demokrasisinde Seçim

‘Every precaution must early be used to place the interests of freedom in the hands of truth, which is eternal, rather than in those of men who change; so that if the government forgets the interests of the people or falls into the hands of men corrupted, according to the natural course of things, the light of acknowledged principles should unmask their treasons, and that every new faction may read its death in the very thought of a crime.’

Robespierre için, ‘genel istem’ yani ‘ulusun çıkarları’ değişmez bir hakikattir. Ancak ‘özel istemler’ yani ‘bireysel çıkarlar’ sürekli bir değişim halindedir. Öyleyse seçimler, yalnızca belirlenmiş ‘ulusal çıkarlar’ın sürdürülebilmesini sağlayacak bir komitenin tahsis edilmesinden başka bir şey olamaz. Seçim ile başa gelen bir idare, hiçbir zaman hürriyete sahip değildir. Eğer ‘ulusal çıkarlar’ın aksine hareket ederlerse, temsil ettikleri ‘ulusun’ değil; kendi bireysel çıkarlarının peşine düşecekleri için ‘ulus-dışı’ ilan edilirler ve meşruiyetlerini kaybederler. İhtilal demokrasilerinin seçimi, bireylerindeğişen çıkarlarının yansıtıldığı bir ‘özgürlük arenası’ olmaktan çok uzak; zaten tesis edilmiş ve hakikatin tekelini sağlamış bir kurumun işleticilerinin belirlenmesi işidir.

‘Republican virtue may be considered as it respects the people and as it respects the government. It is necessary in both. When however, the government alone want it, there exists a resource in that of the people; but when the people themselves are corrupted liberty is already lost.’

Özgürlük ise, ‘ulusun çıkarları’nın hakim olduğu anların bir başka ismidir. Ulusun cüzü olan her bireyin özünde bulunan bu çıkarların cari olması, ihtilal demokrasisi için ‘özgürlüğün’ anlamıdır. Bireyler, ulusun cüzleri olarak bu öz çıkarlardan uzaklaştıklarında ise; özgürlük ortadan kalkar. Bu da özgürlüğün tekrar elde edilmesi için mücadeleyi meşru kılar.

‘The protection of government is only due to peaceable citizens; and all citizens in the republic are republicans. The royalists, the conspirators, are strangers, or rather enemies. Is not this dreadful contest, which liberty maintains against tyranny, indivisible? Are not the internal enemies the allies of those in the exterior? The assassins who lay waste the interior; the intriguers who purchase the consciences of the delegates of the people: the traitors who sell them; the mercenary libellists paid to dishonor the cause of the people, to smother public virtue, to fan the flame of civil discord, and bring about a political counter revolution by means of a moral one; all these men, are they less culpable or less dangerous than the tyrants whom they serve?’

Ulusun tüm yurttaşları, ulusçudur. Ulusçu olmayanlar ise düşmandır. Ulus denilen varlığın çıkarlarının dışında, bireysel çıkarlarını iddia eden herkes düşmandır. Köylü-şehirli, tüccar-çiftçi her bir birey, ulus varlığının cüzü oldukları müddetçe özgürlüğe erişmiş ve dost kimselerdir. Bütün bu insanların çıkarları ve özgürlükleri, ulusa dahil olmalarıyla benzeşmiştir. İşte bu kutsal birleşimin dışında kalanlar, özgürlüğü tehdit edenlerdir. İhtilal demokrasisinde seçim, ulusun çıkarlarını veya tanımını değiştirebileceğiniz bir yol değildir. Eğer bu yollara başvurursanız, bütün meşruiyetinizi kaybeder ve düşman olarak görülürsünüz. İhtilal demokrasisinde seçim, bir aldatmaca ve tiyatrodan başka hiçbir şey değildir.

HAKİKAT

İHTİLAL DEMOKRASİSİUlus Putu

Hıristiyan Katolik kilisesinin fonksiyonunu, hakikati yani tartışılmaz doğruyu bünyesinde barındıran; toplumun merkezinde konuşlanmış bir kurum olarak açıklayabiliriz. Bütün sapmalar ve yanlışlar, hakikatin merkezine konuşlanmış kilise kurumuna nispetle biçilirler. Kilise’nin hakikatinde akli bir yön yoktur, İsa aleyhisselam’ın yeryüzüne inmesi ile kilisesi hakikatin bizzat kendisini temsil etmekteydi. Tekrardan göğe çıkarılması sonrasında ise, yeryüzü bu hakikatten yoksun kaldı. Bu gerekçeyle hakikati aynı İsa aleyhisselam’ın kilisesi ile aynı seviyede sürdürecek kilise teşkil edildi. Katolik kilisesinin iddiası da budur. İslam, Hz. Muhammed s.a.v.’i hakikatin zatı olarak görmedi. Vahyini hakikatin kendisi olarak gördü. Hz. Muhammed s.a.v.’in bu dünyadan göçmesi sonrası vahiy Müslümanların elindeydi ve akıl ile hakikate yaklaşmak, Müslümanlar için takip edilebilecek yollar yarattı. Hakikatten yoksun kalmayan Müslümanlar, hakikati temsil eden bir kurum ihtiyacı duymadılar. İşte ihtilal demokrasisi, kilisenin bu hakikat konumunu; ‘ulus’ ile ikame ederek, sekülerleşmiş bir teolojik değişimin en büyüğünü gerçekleştirdi.‘Ulus’ açıkladığımız üzere bilinci ve çıkarı olan metafizik bir varlıktır. Dostları ve düşmanları vardır. Ulus karşısında bireylerin dini vecibesi, ulusun mensubu olarak ‘özgürleşmek’tir. Türkiye dahil olmak üzere, bütün kıta Avrupası bu dinin etkisi altına girmiştir. Seçimler kardinal-papa seçimleridir, irade önceden belirlenmiş ve mensubu olunarak düşman yani ‘infidel’ olmaktan kurtulanacak tek hakiki irade yani ulus iradesidir. Halk ulusun cüzü olduğu müddetçe meşru ve müttefiktir. Ulus tanrısının buyruğunun aksine yönelmek ise, meşru bir başkaldırı ve terörü doğuracaktır.

İhtilal demokrasilerinde halka yutturulan mit, gerçeklikle hiçbir bağı olmayan bir dinin propagandasıdır. Bu demokrasilerin hakim olduğu ülkelerde başa gelen idareler, onların da üstünde konumlanmış ‘kurucu’ yani ulusun çıkarlarını asıl olarak bilen komiteler tarafından indirilmiş, kıyama uğratılmıştır. Tanrı’yı tahttan indirdiklerini iddia eden bu ihtilalciler, ulus ideasını tanrı bellemiş ve kilisenin tarihi boyunca yaptığından daha fazla zulmü daha kısa sürede gerçekleştirmeyi başarmıştır.

Protestan devrim, Tanrı’nın değişimi değil; epistemolojinin değişimi olduğu için sert bir devrim olmadı. Ancak Fransız ihtilali, bu Protestanlıktan etkilenmemiş Fransa’da sert bir devrim olarak vuku buldu. Bu devrim ‘milliyetçiliğin yayılması’ olarak eğitim sisteminde özetlense de, hakikatte bu devrimin amacı ve gerçekleştirdiği ‘Tanrı’yı tahtından indirip, yerine ulus tanrısını geçirmek’tir. Bazı kimseler bu süreci zamanı gelmiş bir değişimi baskılayan Fransa’nın büyük bir yıkım ile zorunlu olana mağlup düşmesi olarak görebilir. Böylesine bir tarih okuması usulü ne kadar kafamda oturtamadığım pek çok sorunlara sahip olsa da, özellikle incelediğimiz modern demokrasinin gelişiminde bu usulün tutarlı neticeleri vardır.

Ulus Neden İlahtır?

Bizlere getirilecek basit bir eleştiri, sözünü ettiğimiz niteliklerin bir ilahı karşılamayacağına yöneliktir. İlah kavramını tanımlamamız gerekir. Bizler için, hakikati tayin eden ve ona olan itaatin başka bir ölçüyle sınanmadığı her varlık ilahtır. Bu ilahın evreni yaratmış olması gerekmez. İnsanın iradesini ve tam teslimiyetini arzu eden bir varlık, aynı zamanda bu itaati hiçbir itaate değişmememizi istiyorsa; insan varlığının amacını ve eylemlerinin sınırını bu varlığa göre anlamlandırır. Eğer ilahın bir tanımı olacaksa, bizler için ‘ulus’ eksiksiz bir ilahtır. Eğer lafızda muhalefet ediliyor ve bu gerçek bazı kişiler için rahatsız edici geliyorsa, başka bir isim bulabilirler. Bizler için önemli olan, ‘ulus’ denilen varlığın nitelikleri ve anlatılan mite kıyasla çok daha derin bir metafizik özelliği olduğunun anlaşılmasıdır.

Öncelikle ‘ulus’ asla mensubu olduğu bireylerin toplamı değildir. Bu bireyler yaşarlar ve ölürler, ancak ‘ulus’ her zaman baki kalacaktır. Bireylerin iradeleri ve kararları yanılabilir, ancak ‘ulus’un iradesi ve kararı asla yanılmaz. Öyleyse ‘ulus’, bağımsız bir ontolojiye sahiptir ve irade sahibi bireyler gibi yapılmasını istediği, öngördüğü, harekete geçtiği eylemleri vardır.‘Ulus’ aynı zamanda hakikat tekelidir. Bireylerin kararları ve çıkarları, ‘ulus’un çıkarıyla bir olduğu vakit isabetlidir. Neyin doğru ve yanlış olduğuna karar veren nihai metafizik otorite ‘ulus’tur. O’nun menfaatine olan doğru, O’nun menfaatine aykırı olan yanlıştır.‘Ulus’ mensuplarını onlardan daha iyi bildiği iddiasına sahip bir ilahtır. Mensupları eğer ‘ulus’un çıkarına olmayan ancak kendi çıkarına olan bir eyleme girişirse, çıkarlarını tayin etmekte sıkıntı yaşamıştır ve onun çıkarına olanı mensubu olduğu ‘ulus’ varlığından başka hiçbir şey bilemez. ‘Ulus’ iradeyi gasp eder, mensuplarının yalnızca yanlış düşündüğünü söylemez; onların neyin doğru neyin yanlış olduğu ölçebilecek bir iradeden yoksun olduklarını söyler.

‘Ulus’ ahlakın nihai otoritesidir. Bütün eylemler ‘ulus’un çıkarına yapıldığı vakit ahlaklı, çıkarına yapılmadığı vakit ahlaksızdır. ‘Ulus’ adına hırsızlık, adam öldürmek, soykırım, savaş, eğer ‘ulus’un çıkarınaysa meşru ve ahlaklıdır. Bu dinin mensupları için ahlak, eylemlerden bağımsız olarak taptıkları ilahın çıkarına odaklanmıştır.

‘Ulus’ inananlarından kurban talep eder. Kendi çıkarı için ölmeyi ve öldürmeyi vaaz eder. Kendi çıkarına uymayanları düşman kabul eder ve onlara karşı en şiddetli zulmü yalnızca meşru değil, bir zorunluluk olarak inananlarına emreder. Aktif bir saldırı altında olmasına gerek yoktur, kendi çıkarlarına ters düşen her grup yok edilmesi gereken gruptur. Bu gerekçeyle ‘ulus’ sürekli olarak düşman önerir, tehdit yaratır ve kaçınılmaz bir zulüm döngüsünü varlığıyla beraber zorunlu kılar.

‘Ulus’ ritüel üretir. O’na olan bağlılığı güçlendirmek için sürekli olarak bayramlar, anmalar, heykeller, marşlar, anıtlar ister. Bunlar ile putlara verilen en verimli ekinlerin, yahut putlara kurban edilen çocukların hiçbir farkı yoktur. ‘Ulus’ inananları, ilahlarının onları yarı yolda bırakmaması için ve onların eksik iradelerini tamamlamasına minnettarlıklarını göstermek için büyük bir dini şevk ile bu ritüellerin parçası olurlar.

‘Ulus’ için tarih, kendi ilahlığının açığa çıkmasına hizmet eden bir süreçten ibarettir. Tarihin nihai amacı ve gayesi, ‘Ulus’un zuhur etmesidir. O zuhur etmeden önce, bütün kötülükler O’nun gerekliliğini anlatan hazırlayıcılardır. Tarih yeniden yaratılır ve geçmiş yalnızca ‘Ulus’un mukaddimesi olmaktan öteye geçemez.İşte bütün bu vasıflara sahip bir metafizik varlık, bizler için tertemiz bir ilahtır.

Birinci Dünya Harbi

Bu devrim, monarşileri yapısal olarak sarstı. Artık monarklar, ‘hakikatin temsilcisi’ olmaktan ‘ulusun temsilcisi’ olma noktasına gerilediler. Eğer monark hakikatin temsilcisi değil, ‘Ulus’ tanrısının temsilcisiyse ve ‘Ulus’ yurttaşlardan teşekkül ediyorsa; bu kaçınılmaz olarak meşruti monarşileri çağırdı. Birinci dünya harbinin en büyük yakıtı budur. Birinci harbe kadar insanlık tarihinde bu denli bir savaş görülmüş değildir. Zira bu devrimden önce savaş, monarkın derdiydi ve monarkın meşrulaştırması gereken bir uğraştı. Ordular kısıtlı ve profesyoneldi. Ancak kilisenin, yani hakikat tekelinin yerini alan ulus tanrısı, savaşları bütün yurttaşların bizzat katılması gereken bir yıkıma dönüştürdü. Zira artık savaşan monark ve onun ordusu değildir, yurttaşların mensubu olduğu ulus topyekün savaştadır. Bu değişim, devletler arası diyaloğu da neredeyse imkansız hale getirdi. Ulus tanrısı taraftarları, orduda ve bürokraside; topyekün savaşa katılmak adına baskıda bulundu. Monarklar, hakikatin temsilcisi olarak edindikleri meşruiyetlerini kaybetmişlerdi ve bu yükselen baskılara taviz vermeksizin konumlarını adeta sürdüremezlerdi. Artık söz konusu olan ulusun çıkarıydı ve bunu sağlamak için milyonlarca insanın katledileceği bir savaşa topyekün katılmakta hiçbir sorun yoktu. İşte ulus tanrısı, kitleleri bu denli fitneye sürükleyen bir dalalet oldu.

Birinci dünya harbinin bütün tarafları, savaşa girme gerekçeleri olarak ‘ulusun çıkarı’nı öne sürmüştür. Fransız ihtilali sonrası kurgulanan ulus tanrısının toplumlarda yer edinmesiyle, ulusun çıkarına ters düşecek bir vaziyetin peydah olmasını önlemek adına devletler savaşın içerisine atıldılar. Britanya, bir istisna olarak görülebilir ki; onlar ulus çıkarı için girmedikleri savaşta halkın mobilizasyonunu sağlamak için ulus dilini kullandılar. Netice itibarıyla, birinci dünya harbi; ulus tanrısının resmen tanınmasını sağlayan büyük bir dönüm noktası oldu.

Tarafların görece eşit şartlara sahip olduğu savaşlar, sorumlusu aranmayan ve yaşattığı acıların gözardı edildiği olaylar olarak süregelmiştir. Nazilerin Yahudilere yönelik katliamları, güç dengesizliğinin olduğu durumlarda bir tarafın diğer tarafa uyguladığı orantısız güç ancak bizlerin algısında lanetlenecek şeylerdir. Şeytanlık ile özdeşleştirilmiş Naziler için bile, ikinci dünya savaşından sorumlu tutulmaları hiçbir zaman Holokost’tan sorumlu tutulmaları kadar yaygın ve sabit bir tavır olmamıştır. Halbuki bahsini ettiğimiz ulus putuna dayanan ihtilal demokrasisi, direkt olarak birinci dünya harbinin milyonlarca insana yaşattığı acının sorumlusudur. Ulus tanrısı adına kurban edilmiş milyonların acısı, bugün hala insanların hatıralarında taşıdıkları acıları teşkil eder. Bizler için, ihtilal demokrasisi birinci dünya harbinde yaşattığı acılar sebebiyle zemmedilmeli ve hakir görülmelidir.

Otoriterlik

İhtilal demokrasisi ve tapındığı ulus putu, mitik anlatısının aksine mutlak baskıcı bir rejim türetir. Fikirler ve düşünceler, ulus putunun zararına olmadığı müddetçe makbuldür. İnsanların dini inançları, giydikleri kıyafetler, dinledikleri müzikler ve kültürleri; ulus putunun zararına olmadığı müddetçe makbuldür. Yaratılan put, dayatıldığı halka yeni bir kimlik oluşturur. Bu kimlik, dayatıldığı halkın kendisini tanımladığı temel unsurunu ödünç alır ve ödünç aldığı bu unsuru tamamen farklı bir biçime dönüştürmek zorundadır. Fransız olmak ve Fransız ulusu, birbirinden farklı iki ayrı şeydir. Yüzlerce yıldır Paris’te yaşayan Katolik bir köylü, ulusun çıkarlarını kendi çıkarı bilmediği müddetçe artık ‘Fransız’ değildir. Ancak Paris’te doğmuş bir Yahudi, ulusun çıkarlarını kendi çıkarı bildiği müddetçe ‘Fransız’dır. İşte bu iğdiş edilen ve yeniden tanımlanan kimlik, halka büyük bir baskıyla kabul ettirilir. Zira kimlik değişiminin kabul edilmesi ve yerleştirilmesi, ulus putuna dayanan yeni düzenin bekası için belki de en önemli faaliyettir. Devlet eliyle yeni tarih, yeni lisan, yeni din, yeni kültür inşa edilmesi; ulus putunun kullarından talebi oluverir.

Yetişen yeni nesil, ulus putunun gözünü diktiği en önemli kaynaktır. Zira onlar, ulus putunun yerini almak istediği değerlere yeterince maruz kalmamış ve benimsememiş olan taze kullardır. Eğitimin ihtilal demokrasileri için hayati öneme sahip olması bu sebepledir. İhtilal demokrasilerinin eğitim seferberlikleri, halkın bilgiye ve ilme doymasını isteyen bir grup hayırseverin karşılıksız programları değildirler; halkın ulus putunu tanıması ve kabul etmesi için teşekkül edilmiş, rejimin beyin yıkamasıyla sorumlu toplama kamplarıdır. Çocuklar ailelerinden koparılır, rejimin yeni tanrısını tanıtma görevlilerinin eline bırakılır. Çocuklar ailelerinden çok bu kimseleri, öğretmenleri, görerek büyürler. Bu rejimlerde öğretmenler ruhbanlardan farksızdırlar, kutsal ve el üstünde tutulan kimselerdirler. Zira görevleri, yeni tanrının nesillere telkinidir.

Bu kamplarda çocuklar, ulusları için yaşamanın, ulusları için ölmenin ve öldürmenin ne kadar büyük bir onur olduğunu öğrenir ve tekrarlarlar. Kültürleri ise atalarınınkine asla benzemez. Ulus tanrıları için önemli görülen günleri bayram kılarlar ve bu bayram günlerinde alabildiğine coşarlar. Aslında bu bayramlar, yeni tanrılarını onurlandırmak için yaptıkları dini ritüellerdir.

Vatandaşlar, ulusları için askerlik görevlerini ifa ederler. Savaşlar ulusları adınadır ve ulusları adına öldürmek için cepheye koşan kullarının kana susamış halleri ulus putunu besler. Bir insanın uğruna öleceği ve öldüreceği şey, nasıl olur da soyut bir ‘ulus’ kavramı olur ancak bu bir din; ulus da bir put olmaz? Mitik anlatı için, uğruna öldürülecek ve ölünecek olan ‘ulus’ aslında yaşadığı bölgedeki insanları temsil etmektedir. Öyleyse neden ‘halk için ölmek’ değil, ‘ulus için ölmek’ ile yetiştirilmiştir askerler? İhtilal demokrasilerinin savaşları, bünyesindeki insanların güvenliğini sağlamak adına değil;ulus putunun çıkarlarını korumak adına başlatılır. Bu tanrının kulları da tanrılarını onurlandırmak için, büyük bir hevesle cepheye koşarlar.

Tarih, ulus putunun baştan aşağıya yeniden dizayn ettiği bir oyuncağa dönüşür. Ulus putu hakim olana kadar tartışılmaz bir zillet, geri kalmışlık ve cehalet ile halk boğuşmaktadır. Öyle ki bu halk her anlamda ulus putuna olan ihtiyacını bağırmaktadır. Yüzlerce sene öncesinde bile, ulus putunun gelip çözeceği sorunlar peydah olmuştur. İşte yüzlerce senedir çözülmeyen bu sorunlar, ulus putu ve onu halkımızla tanıştıran kahramanlar tarafından çözülüvermiştir, ne büyük bir başarı! Bunun bir bayrama çevrilmesi ve her yıldönümünde ritüellerle kutlanması, tanrımıza adaklar adanması herhalde gerekecektir. Geçmişin yönetimleri, her anlamda aşağılanır ve asla yeni neslin kimliğinde yer edinmez. Ulus putunun tarih eğitimi, yeni kullarının kafalarının karışmaması için onların bağını geçmiş ile koparmak üzere işler.

Kurucu Kahramanlar

Ulus putunu halkı ile tanıştıran ve yüzlerce senedir süren acılara çözüm bulanlar, soyut olan putun somut görünümü işlevini görürler. Onlar, halklarına nasıl ‘halk’ olunacağını anlatmakla yükümlü babalardır. Halkın ne olduğunu, tarihlerinin ne olduğunu, düşmanlarının ne olduğunu, kültürlerinin ne olduğunu bunların hepsini halka anlatırlar. Kimliklerini unutmuş olan halka, ulus putundan aldıkları vahiy ile kim olduklarını açıklarlar.

Yüzlerce senenin acılarından sonra kurtuluşu halka ellerinde getiren bu figürler, tartışılmaz otoritelerdir. Onların konumu tartışmaya kapalıdır zira onlar olmasaydı, kimliğimiz, tarihimiz, namusumuz, dilimiz her bir şeyimiz kaybolup gidecek ve geçmişin cehaleti ve zilletine gömülecektik. Onlar hatasızdırlar, en iyi öğretmen, en iyi asker, en iyi siyasetçi, en iyi diplomat; her ne varsa en iyisi onlardır. Zira onlar her birimize kim olduğumuzu anlatan kişilerdir, öğretmenimize de askerimize de siyasetçimize de işlerini anlatan kişiler onlardır. Görselleri her devlet dairesini süsler, köşeler sözlerini yazacak yerleri aramaktan aşınmıştır, onlar bizler gibi bir beşer değildirler. Nihayetinde yeni tanrımızın bize vahyini ulaştırmak için seçtiği kimselerdir onlar, masumdurlar ve her hareketleri hikmetlidir. Onların kötü alışkınlıklarını edinmek, onların yakalandığı hastalığa yakalanmak dahi bir övünç kaynağıdır.

Ölümleri onları tekrar diriltir. Kabirleri en büyük ziyaretgaha döner, her yer onların heykelleri ile donatılır. Sözleri ve fikirleri koca nesillere büyük bir uğraş ile çakılır. Her çocuğun idolü belirlidir ve kurucu kahramanlar haricinde idol belirlemek dahi bir suçtur. Çocuklar doğmadan kimi takip edeceği, nasıl düşüneceği belirlenmiştir ve bu tartışmaya açık değildir. Bütün bir halk, onu zillet çukurundan çekip çıkaran bu kahramanların peşinde insanlık tarihinin gördüğü en büyük kültleri oluşturur. Kurucu kahramanların hayatlarında ziyaret ettikleri mekanlar, su içtikleri bardaklar, sevdikleri yemekler ya da renkler artık halkın kutsal emanetleridir. Onlar kimileri için peygamber, kimileri için tanrıdır. Bir halkı yoktan yaratmış, hayatları baştan aşağıya destanların en büyüğü olan, bir beşer ile bir tutulması hakaret olan zatlardır.

Kemalizm Değil, İhtilal Demokrasisi

Türk okurlar, bu satırlarımız ile direkt olarak Kemalizmin hedef alındığını düşünebilirler. Bunda haklıdırlar, zira bağlantı kurabilecekleri ve maruz kaldıkları İhtilal Demokrasisi, Türkiye’de Kemalizm ile teşkil edilmiştir. Ancak bütün kıta avrupasında, protestan olmayan bütün toplumlarda İhtilal ile beraber aynı şeyleri görmek mümkündür. Yalnızca birinci dünya harbi ve sonrasında gelen neo-liberal devrim ile İhtilal Demokrasisi’nin etkisi neredeyse bitmiştir. Türkiye bu kervana girebilmeyi başaramamış ve hala İhtilal Demokrasisi’nin en büyük örneğini gösteren bir toplumdur. Almanya için harp öncesi Bismarck’ın durumu, eleştirilerimiz ve tanımlarımız ile örtüşür; yahut İtalya için Garibaldi, Meksika için Benito Juarez gibi isimler bu tanıma dahil edilebilirler.

MİTPROTESTAN DEMOKRASİ

Modern Demokrasinin ikinci formu da, Protestan Demokrasidir. Protestanlık için, hakikat hariçte temsil edilemeyecek ve hiçbir varlık-kuruluş-şahıs ile özdeşleştirilemeyecek bir gerçekliktir. Hariçte hakikate ulaşmanın imkansızlığı, kaçınılmaz olarak bütün hakikat iddialarının eşit değere sahip olmasını doğurmuştur. İşte bu dinin demokrasisi de, bütün iddiaların hakikat olabileceği ön kabulü ile hareket eder ve hakikat iddialarını adeta bir piyasa düzeni gibi seçime sunar. Seçimlerden galip çıkan hakikat iddiası, yine gerçek anlamda hakikat olduğunu iddia edemez. Seçimler kaybeden için bir lütuf, kazanan için bir tehdittir. Zira Protestan Demokrasisi’nin en büyük düşmanı, seçimle başa gelen hakikat iddiasının kendisini gerçek hakikat olarak görmeye başlamasıdır. Bu, protestan dinine karşı bir savaş açmak demektir. Bu yüzden iktidarın değişmesi, yeni görüşlerin siyasete dahil olması ve iktidarın gücünün olabildiğince kısıtlı olması Protestan Demokrasisi’nin ilkeleridir.

Protestanlık, hakikatin varlığını inkar etmez. Ancak Protestan devrim, kilisenin hakikat iddiasından kurtulmak isteyen siyasi güçlerin ihtiyacına binaen peydah olmuştur. Kilisenin kuvvetini kırmak ve alıcılarına bir ürün sunmak adına Protestanların bulduğu yol, hakikatin kilise dahil hiçbir kurum tarafından temsil edilemeyecek bir gerçeklik olduğuna iman etmektir.

‘Herkes Kendine Göre Ortodokstur!’

‘The care of souls is not committed to the civil magis trate any more than it is to other men. It isn’t committed to him by God, because it seems that God hasn’t ever given any man the authority to compel someone else to join his religion. And such a power can’t be given to the magistrate by the people, because no-one can be so unconcerned about his own salvation that he blindly leaves it to someone else—whether monarch or subject—to tell him what faith or worship to embrace. And anyway •the life and power of true religion consists in faith, •·faith involves believing·, and •no-one can just believe what someone else tells him to believe, even if he wants to. Whatever we ·audibly· say, whatever outward worship we conform to, if we aren’t fully convinced that what we say is true and how we worship is pleasing to God,....we’ll merely have set up obstacles to our salvation....by adding •hypocrisy and •contempt of God’s majesty to our catalogue of sins.’

John Locke, yalnızca ‘din özgürlüğü önemlidir’ demez. Onun için hiçbir hakikat, ne bir devlet tarafından ne de insanlar tarafından temsil edilebilir. Peki bunun gerekçesi nedir? Neden bir hakikat, devlet ya da bir insan tarafından temsil edilemesin? Locke’un anlayışında buna cevap bulmanız pek mümkün değildir, zira fikirleri Protestanlığın akidesinin kendisidir. Ona göre Tanrı, hiçbir kimseye ya da kuruma başka birini dinine zorla sokma yetkisi vermemiştir. Ancak bu mümkündür, Locke bunun mümkün olup olmadığını değil; böylesine bir şey duyup duymadığını tartışır. Bu, kilisenin hakikat temsili iddiasına yönelik bir reddiyedir. Locke için tolerans ve din özgürlüğü, Protestanlığın kabulü ile gerçekleşebilir. Zira hakikatin temsili iddiasına sahip bir din, toleransı ve özgürlüğü Locke için haketmez. Dinler, hakikatin temsil edilemeyeceği gerçeğini kabul etmelidir, hoşgörüye muhatap olmalarının tek yolu budur.

‘I have been asked what I think about the mutual toleration of Christians in their different professions of religion; I have to answer freely that I regard such toleration as the chief identifying mark of the true Church. When some people boast of •the antiquity of places and names, or of the pomp of their outward worship; others of •the reformation of their discipline; everyone of •the orthodoxy of their faith (for everyone is orthodox to himself!), this conduct and other behaviour of the same kind are marks of men striving for power and domination over one another much more than marks of the Church of Christ.’

Locke için hakikat temsili iddiası, tahakküm arzusudur. Bir Hıristiyan mezhebin hakikat olduğunu iddia etmesi, Locke için tahakkümü doğuran bir problemdir. Ancak bu mezhep haklı olamaz mı? Protestanlık için bu mümkün değildir. Locke’un inancına göre, hakikati temsil ettiğini iddia etmenin kendisi hakikatten; yani gerçek Hıristiyanlıktan uzaklaşmaktır. O’nun için gerçek Hıristiyanlık, hakikat iddiası gütmeden her bir anlayışın hakikat olabileceğini düstur edinip; bu ‘hoşgörü’yü inşa etmektir.

Şunu anlamak gerekir ki, hakikat iddiası tahakkümü zorunlu kılar. Hakikatin batıl üzerinde tahakküm hakkı vardır. Locke’un hakikat iddiasına karşı gelmediği, yalnızca böylesine bir iddianın tahakküme çevrilmesine karşı olduğu iyimser bir okuyucu için düşünülebilir. Ancak hakikat ve tahakküm birbirine bağlıdır. Zira hakikat, hakikat olabilmek için; karşısında olanın batıl olduğunu söylemek zorundadır. Tahakküm budur, batılı hakikate göre konum almak zorunda bırakmak hakikatin kaçınılmaz tahakkümüdür. Tahakküm yalnızca basit bir dini radikal grubun karşıtlarını öldürmesinden ibaret değildir. Bu da bir Protestan Demokrasi mitidir ki, mite göre onların karşıtlığı ‘aşırılık’lardır. Halbuki onlar tahakküme karşı gelmekle beraber hakikat iddiasına karşı gelmektedirler. Locke, hakikati temsil edilebilecek bir konumdan insanların vicdanına çeker. Tahakküm kurabilecek, yani normatif üstünlüğü sağlayabilecek bir kavram olmaktan hakikati çıkarır. Protestan dünya görüşünde, hariçte bir hakikat temsili mümkün değildir. Protestanlık, hariçte bir hakikat temsili olamayacağı dininin tahakkümüdür. Çünkü hakikat ve tahakküm beraberdir, Protestanlığın en zayıf noktasıdır ki onlar bu hakikatten ve bu hakikatin tahakkümünden kaçamamışlardır.

‘But I do want to help putting an end to the activities of (1) people who plead a concern for ‘the public good and obedience to the laws of the land’ as an excuse for their persecution and unchristian cruelty, and of (2) those who expect to get away with libertinism and licentiousness on grounds of ‘religion’; that is, in short, stopping anyone from imposing on himself or others by the claim that he is (1) loyal and obedient to the monarch or (2) sincere in his worship of God. To achieve this, it is utterly necessary that we draw a precise boundary-line between (1) the affairs of civil government and (2) the affairs of religion. If we don’t, there will be no end to the controversies arising between those who have (or at least pretend to have) (2) a concern for men’s souls and those who have (or at least pretend to have) (1) a care for the commonwealth.’

Locke için bu anlayışın neticesi, devlet ve din arasına sınır çizmektir. Bu, Protestanlık gereği devletin hiçbir şekilde hakikati temsil edemeyecek bir yapıya indirgenmesi talebidir. Aksi takdirde, insanların ‘ruhları’nın refahını önemseyenler ile kamunun refahını önemseyenler sürekli olarak çatışacaktır. Yani Locke için Protestanlığın hakikati gerçek hakikattir ve bu hakikatin tahakküm etmemesi halinde çatışma sürecektir. O yüzden onun bulduğu çözüm, Protestanlığın tartışılmaz hakikat olduğunu kabul etmektir. Bir dinin hakikat iddiası olabilir ve devletin de bu hakikate göre biçimlenmesi gerektiğini söyleyebilir, Locke için böylesine bir söylem ‘çatışma’ yaratacaktır. En iyisi bütün dinler, devletin böylesine bir fonksiyonu olmadığı Protestan hakikatini kabul etmeli ve bu tahakküm altında varlığını sürdürmelidir. Hoşgörünün ve uzlaşının sağlanacağı yol budur.

‘The commonwealth seems to me to be a society of men constituted only for the purpose of preserving and promoting the public good. By ‘the public good’ I mean: life, liberty, freedom from bodily illness and pain, and the possession of things such as money, land, ·houses·, furniture, and so on. The civil magistrate’s job is....to secure, for the people in general and for each one in particular, the just possession of these worldly things.’

Öyleyse Locke için devletin fonksiyonu yalnızca ‘herkesin özgür ve sağlıklı yaşamasını tesis etmek’ten ibarettir. Nasıl bir tahakküm karşıtlığıdır ki, devletin yapabileceklerine sınır çizilmektedir? Şöyle düşünelim, bir topluluk özgür yaşamamanın, suç işlemenin ve her türlü kötülüğü yapmanın netice itibarıyla cennet ile ödüllendirileceğini vaaz eden bir dine tabi olsa; hoşgörü ve tolerans üstadı Protestan siyaset teorisyenleri bu topluluğa nasıl yaklaşacaklar? Bizlerin amacı, bu miti açığa çıkarmaktır. Hoşgörü ve tolerans bir mittir, gerçek olan Protestan dininin tahakkümüdür ve bu tahakküme karşı gelenler ya da Protestan dininin sınırlarını aşan bütün dinler bozguncu, çatışmacı ve topluma düşmandır. Bu dinin demokrasisi de aynı işleve sahiptir.

‘The only way to change men’s opinions is through light, and you can’t produce light ·in someone’s mind· by torturing him.’Hakikatin temsili ve tahakkümü ile Locke için kimsenin düşüncelerini zaten değiştiremeyiz. ‘Işık’ ancak insanların fikrini değiştirebilir. Yani hakikat insanların vicdanına bırakılmıştır ve hiçbir tahakküm ile bu gerçek değiştirilemez. Bu tahakküme o kimseyle seviyeli bir tartışma yapmak da dahildir. Peki Locke’un bu akide prensibinin delili nedir? ‘Laws without penalties have no force, and in our present context penalties are just silly, because they have no power to change anyone’s mind....’ Locke’a göre birinin fikrini değiştirmekte mutlak fail tahakkümün kendisi olmadığı için, tahakkümü desteklemek saçmalıktır. Aynı şekilde insanların mülkünü muhafaza eden mutlak fail de devlet değildir, peki neden devlete mülk muhafazası görevi verilmesi saçmalık değildir? Çünkü Locke, dininin savunusu yapmamaktadır, dininin siyasi neticelerini tarafsızlık ve tolerans perdelemesiyle sunmaktadır. Kendi dininin tahakkümünü, tahakküm karşıtlığı olarak önümüze koymaktadır.

‘Even if there were only one truth, one road to the heavenly home, what hope is there that more men would be led into it if they had to •walk out on the light of their own reason, •oppose the dictates of their own consciences, and •blindly submit to the will of their governors and worship God in the way that was established by law in the countries where they were born? In the variety of opinions in religion, the narrow way into heaven would be narrow indeed! It would be open only to those from one geographical region; whether a man received eternal happiness or eternal misery would depend on where he was born—which is utterly absurd and not worthy of God.’

Eğer tek bir hakikat varsa, devletin hakikat tahakkümü çoğunluk için bu hakikate ulaşmayı pek zor kılar. Dolayısıyla bu absürttür ve Tanrı’ya yakışmaz. Locke için hakikat yolu ve Tanrı’ya yakışan şey, hakikatin temsil edilmemesi ve tahakküm oluşturmamasıdır. Yoksa kurtuluş tamamen coğrafi gerekçelere bağlanıverir. Bu argüman Locke’un genel yaklaşımıyla kendi içerisinde dahi topa tutulabilecek sığ bir yaklaşımdır, sunulmasının gerekçesi Protestan hakikate hatabi bir delil olmasıdır.

Alıntılamamızın sebebi, Protestan Demokrasiye yönelik getirdiğimiz tanımın isabetinin anlaşılmasını sağlamaktır.‘And even if we did know for sure which of these two quarreling churches was in the right, that wouldn’t give to that church the right to destroy the other. Churches have no jurisdiction in worldly matters, and anyway fire and sword are not proper instruments for correcting men’s errors and informing them of the truth.’

Bir varsayım üzerine, bir mezhebin hakikat olduğunu bilsek dahi Locke için bu o mezhebe diğerini yok etme hakkı tanımaz. İki artı ikinin dört olduğunu savunanlar, iki artı ikinin beş olduğunu savunanları ‘yok edemezler’. İlk bakışta Locke’un söyleminin şiddete yönelik olduğu düşünülebilir, bu hatalı bir tahlildir. Eğer Locke’un yaklaşımı ‘hiçbir fikir uğruna şiddet meşru değildir’ olsaydı, kendisi de hiçbir koşulda şiddeti meşru görmemeliydi. Ancak hakikati temsil ettiğini iddia eden görüşlere karşı şiddeti meşru ve gerekli görmektedir. Onun pozisyonu, hakikati hiçbir şeyin temsil edemeyeceği fikri ve bu fikrin tahakkümüdür. Bir fikrin hakikat olduğuna emin olsak dahi, bu hakikat diğer bireylerin içsel yolculuklarıyla varabilecekleri bir hakikattir. Dolayısıyla dışsal bir etkinin Locke için yine bir anlamı yoktur. Kurduğu sistem baştan aşağıya kimsenin hakikat iddiasında bulunmaması, bulunsa dahi bunun gerekliliklerini yerine getirmemesi üzerinedir. Bu sistemini ayakta tutan da kendi tahakkümüdür.

‘No-one should be tolerated who denies the existence of God. Promises, covenants, and oaths, which are the bonds of human society, can have no hold on an atheist: this all dissolves in the presence of the thought that there is no God. And atheists can’t claim on religious grounds that they should be tolerated! As for other practical opinions, including ones that have some error in them, there’s no reason why they shouldn’t be tolerated as long as they don’t tend to establish domination over others or claim civil impunity for the church in which they are taught.’

Bugün kimi çevrelerde modern liberal düşüncenin en büyük figürü olarak görülen Locke’un ateistler hakkındaki fikirleri belirli bir üne sahiptir. Bu ün, onun destekçisi olduğunu iddia eden kimselerin aslında Locke’un bu fikirlerinden habersiz olmalarından öte gelir. Locke, herhangi bir ahlaki bağı Tanrı olmaksızın inşa edilemeyeceği kanaatindedir (burada tabi ki haklıdır) ve böylesine kimselerin toplumda tolere edilmemesi gerektiğini savunur. Zaten onun için bir ateist, kendisine hoşgörü gösterilmesi gerektiğini dahi iddia edemez; bunun için de Tanrı’ya ihtiyacı vardır. Ancak bizler için burada şu ortaya çıkıyor, Locke için ‘tolerans’ın asgari bir zemini vardır. Tanrı’ya inanmayan biri, bu toleransın asgari koşullarını sağlamadığı için toleransı hak etmez. Bu pozisyonuna rağmen, savunusunun kendi akidesinin tahakkümü olmadığını nasıl iddia edebilir? Şu söylenebilir ki Locke, ateistlere karşı bu tavrını onların toplumu mümkün kılan sözleşmelere tabi tutulamayacağını düşündüğü için koyuyor. Peki bu çıkarımı yapmasını sağlayan teolojik-ontolojik-epistemolojik pozisyonu nedir? Bu çıkarım doğru dahi olsa, Locke’un da söylediği üzere, bir tahakkümü gerektirir mi? Ateistlere karşı pozisyonunun hakikat olduğunu iddia ederek onlara tahakküm kuran Locke, asıl iddiasıyla çelişmemekte midir? Bizler için çelişki yoktur zira baştan itibaren söylediğimiz üzere, Locke Protestan akidesinin tahakkümü altında bir medeniyetten başka hiçbir şeyin vaazını vermemektedir.

Doğru Fikir Değil, Çok Fikir!

‘Protection, therefore, against the tyranny of the magistrate is not enough: there needs protection also against the tyranny of the prevailing opinion and feeling; against the tendency of society to impose, by other means than civil penalties, its own ideas and practices as rules of conduct on those who dissent from them; to fetter the development, and, if possible, prevent the formation, of any individuality not in harmony with its ways, and compels all characters to fashion themselves upon the model of its own.’John Stuart Mill için, devletin tiranlığına karşı gelmek yeterli değildir. Toplumdaki hakim fikirlerin tiranlığına da karşı gelmek gerekir. Zira toplumda hakim olan fikirler, bireyler üzerinde baskı oluşturur ve bu ‘ilerleme’yi engeller. Mill, Locke kadar Ortodoks bir Protestan siyaset teorisyeni değildir. Fikirlerinde bir çeşit ‘çoğulcuğun’ neticede ‘ilerleme’ yaratacağı teolojik anlayışını kolayca sezebilirsiniz. Ancak bu, sağlanmak istenen yapının neticeleriyle alakalı pozisyonudur. Sağlamak istediği yapı, hakikat iddiasına sahip ve bunu bireylere dikte eden hiçbir fikrin olmadığı, her bireyin fikrinin hakikat olsun ya da olmasın değerli olduğu bir Protestan tahakkümüdür.

‘Despotism is a legitimate mode of government in dealing with barbarians, provided the end be their improvement, and the means justified by actually effecting that end.’

Mill kendi savunduğu ‘çok sesli toplum’ anlayışını, bu anlayışın sırlarına erememiş ve geri kalmış barbar toplumlara baskıyla yedirilmesini meşru görmektedir. Bu noktada şu soru sorulacaktır: her birey çok sesli toplumun doğru olduğunu düşünürse, bu toplum gerçekten ‘çok sesli’ midir? Öyle ki bu dava uğruna ‘çok sesliliği’ doğru bulmayan toplumlar üzerine despotik yöntemlerle ‘çok sesliliğin’ doğru olduğunu kabul ettirmek dahi meşrudur. Peki bu zorbalık sonrasında gerçek manada bir ‘çok seslilik’ engellenmiş olmayacak mıdır? Mill için bireylerin hakikatlerinin hariçten gelen hiçbir hakikat tarafından etkilenmemesi asıl olandır. Bu gerekçeyle ‘çok seslilik’ onun akidevi inancıdır ve bu inancının tahakkümünü kurmayı hayal eder. Aksi takdirde ‘çok sesliliğin’ yanlış olduğunu söyleyecek bir birey, ‘çok sesliliğe’ katkı sağlayan bir bireydir. Ancak bu, Mill’in akaidinin esaslarındandır ve bu akaid esasında çok seslilik prensibi maalesef geçerli değildir.

‘Complete liberty of contradicting and disproving our opinion is the very condition which justifies us in assuming its truth for purposes of action; and on no other terms can a being with human faculties have any rational assurance of being right.’Mill için bir fikrin doğru olabilmesinin koşulu, sürekli itiraza açık olmasıdır. Bu yol kapandığında fikir, bir tahakküme döner. Peki ‘bir fikir doğru olabilmesi için sürekli itiraza açık olmalıdır’ fikri itiraza açık mıdır? Eğer değilse, bu da bir tahakkümdür. Eğer itiraza açıksa, bu fikir mutlak doğru bir fikir değildir. Öyle olsaydı, Mill itiraza açık olmayan bir fikrin benimsenebileceğini söylemek durumundaydı. Ancak Mill için itiraza açık olmayan bir fikir benimsenemez zira hiçbir insan ‘rasyonel’ olarak böylesine bir fikrin doğru olup olmadığını bilemez. Öyleyse Mill için ‘bir fikrin doğru olabilmesi için sürekli itiraza açık olması’ zorunluluğu itiraz kabul etmez bir fikirdir. İşte bu bahsettiğimiz tahakküm, Protestan tahakkümün ta kendisidir.

Burada bir diğer önemli nokta şudur, Mill hakikatin kendisi için değil; ona ulaşma yolu için ‘itiraza açıklığı’ şart koşar. Yani fikrin doğru kabul edilebilmesi için, fikrin doğru olup olmadığından bağımsız olarak, bu koşulu getirir. Bu epistemolojik koşul hiçbir hakikatin hakikat olarak kabul edilmemesine sebebiyet verir. Zira hakikat, hakikat olması itibarıyla itiraza kapalıdır. Hakikate ancak yanlış itirazlar yöneltilebilir. Ancak Mill’in koşulu, hakikate sahip olan kişinin hakikate yönelik ‘doğru’ itirazların olabileceğini kabul etmesini gerektirir. Aksi takdirde onun hakikat olup olmadığını birey bilemez. Bu, hakikatin etkisini ortadan kaldırmanın entelektüel bir manevrasıdır ve hakikatin tanımıyla çelişkiiçerir. Bu manevranın gerekçesi, hakikatin temsil edilemeyecek bir içsel ‘ışık’ olduğu inancına sahip Protestan tahakkümüdür.

‘The truth of an opinion is part of its utility. If we would know whether or not it is desirable that a proposition should be believed, is it possible to exclude the consideration of whether or not it is true?’Hakikat Mill için ‘fayda’ya indirgenmiştir. Bir fikrin hakikati, onun faydasının bir parçasından ibarettir. Öyleyse biz Mill adına kuru bir hakikat inkarcılığı görmemekteyiz. Ancak faydanın bittiği noktada hakikat de kaybolur, zira hakikat faydaya bağlanmıştır. Hakikatin kabulü ile hakikatin itiraz edilebilir bir şey olması zorunluluğu, bunların üzerine hakikatin faydanın bir cüzü olduğu anlayışı bizlere sürekli olarak değişen ve hariçte temsil edilmesi yapısı gereği imkansız bir hakikat anlayışını kurgular. İşin aslı, Mill’in fikirleri gerçekten de Protestan akideyi perdelemek için yaptığı oyunlardan ibarettir. Bunun için hakikatin tanımıyla bağdaşmayacak pek çok niteliği hakikate eklemlemeye çabalamıştır.

Şu söylenebilir ki, Mill burada yalnızca fikrin faydasında hakikat olup olmadığının da önemli olduğunu vurgulamaktan başka bir şey yapmıyor. O zaman biz şunu soracağız: Hakikat olup da hiçbir faydası olmayan bir fikir mümkün müdür? Eğer mümkünse, o zaman hakikat faydadan bağımsız bir vasıf kazanır. Eğer mümkün değilse, yani bir fikrin hakikat olması zorunlu olarak onu faydalı kılıyorsa, o zaman hakikat faydaya bağlanmak zorundadır. Zira fikrin hakikati fikrin faydasına eşitlenmezse, hakikat olup faydasız olan bir fikir mümkün görülmelidir. Mill’in hakikati faydaya bağlayan anlayışı, hakikatin tanımına aykırıdır ve hakikat anlayışına geçirdiği Protestan bir kılıftan ibarettir.

Kral Halktan Daha İyi Olabilir!‘The authority of a king is purely physical, and it controls the actions of the subject without subduing his private will; but the majority possesses a power which is physical and moral at the same time; it acts upon the will as well as upon the actions of men, and it represses not only all contest, but all controversy. I know no country in which there is so little true independence of mind and freedom of discussion as in America. In any constitutional state in Europe every sort of religious and political theory may be advocated and propagated abroad; for there is no country in Europe so subdued by any single authority as not to contain citizens who are ready to protect the man who raises his voice in the cause of truth from the consequences of his hardhood.’

Tocqueville için çoğunluk, tartışma ortamını ve çok sesliliği ortadan kaldıran bir otoriteye sahiptir. Öyle ki, bir kralın dahi çoğunluğun ulaşacağı kadar güçlü bir potansiyel sansür kabiliyeti yoktur. Yani onun için, monarşi yeri geldiğinde demokrasiye tercih edilebilir. Peki ne uğruna? Olabildiğince farklı fikirlerin revaçta olması adına, Protestan zihniyet demokrasiden de vazgeçebilir. Burada şunu açıkça görüyoruz ki, bütün bu düşünürler için asıl olan ve muhafaza edilmesi gereken hakikat ya da değil olabildiğince farklı fikrin dile getirilebilmesidir. Onların hakikati ve tahakkümü bunu sağlamak içindir. Bunu sağlamak adına savaşı, hatta sömürgeciliği bile meşru görürler. Bizler bu düşünürler ile muhatap olduğumuzda zararsız barışçıları okumuyoruz, Protestan akidesinin tahakkümü için her türlü savaşa hazır bir grup ‘dinci radikal’ler ile muhatap oluyoruz.

‘The gradual development of the equality of conditions is therefore a providential fact, and it possesses all the characteristics of a divine decree: it is universal, it is durable, it constantly eludes all human interference, and all events as well as all men contribute to its progress.’

Demokrasiye ilerleyiş Tocqueville için Tanrısaldır. Bütün nitelikleriyle ilahi buyruğun ta kendisidir ve tüm mahlukat bu hakikat için yaşar. Protestan Tanrı anlayışı ile bu temellendirilir. Zira hakikat temsili mümkün değildir ancak bütün oluşlar bir hakikate yönelik işlerler. Netice itibarıyla bu hakikatin farkına varacak olan kalpler, yalancı-hakikatlerin yani hakikat temsili iddiasında bulunanların prangalarından kurtulup özgür kalacak ve Tanrı’nın ışığına hazır biçimde bekleyeceklerdir. Protestan Demokrasi’nin kaynak metinlerini ve düşünürlerini okuduğunuz vakit bunu açıkça görebilirsiniz ki, bu metinler dini metinlerdir.

HAKİKATPROTESTAN DEMOKRASİElitlerin Oyuncağı

Hizbimizden, cemaatimizden ve kitlemizden ayrılarak ‘birey’ olmanın Tanrısal hakikate erişmeye bizi müsait kılacak bir vecibe olduğunu iddia eden bu Protestan radikallerinin sunduğu toplum yapısı gerçekte neye evrilir? Bizleri hakikat iddialarımızdan kopararak bireyleştiren ve manipüle edilmeye açık hale getiren birer çiftlik hayvanı yapmaktan başka hiçbir gerçek tesiri yoktur. Bu dine bağlı ve sadık olanlar gerçek hakimlerin oyuncağı haline gelirler, onların görevi herhangi bir hakikat iddiasını taşıyan bütün hizipleri darmadağın etmektir. Bu hizipler ‘demokrasiye tehdit’tirler, yani Protestan akidenin en temel unsurlarına karşı gelmekle ‘infidel’ olurlar. Protestanlar bu gruplar üzerine tahakkümlerini sürdürürken, tahakkümleri altına alamayacak kadar ustalıkla hiziplerini koruyanlara hizmet ederler. Gerçek egemenler onlar olurlar, Protestanlar ise onların köleleri ve sağlayıcılarından başka hiçbir şey değildirler.

Görünürde hiçbir hakikat iddiasını savunmayan ve Protestan düsturlara saygılı siyasetçiler, bankerler, bürokratlar, medya kurumları kolaylıkla yükselirler. Netice itibarıyla Protestanların kaygısı, kendi akidelerinin muhafazasından başka bir şey değildir. Onların inancı şudur ki, akideleri muhafaza edildikçe zaten bütün oluşlar atomlaşmış bireyin hakikate ermesiyle neticelenecektir. Öyleyse bu sürece saygılı olan her hizip, istediği gibi toplumu çıkarlarına hizmet ettirebilir. Bu bir çıkar antlaşmasıdır. Topluma hakim olanlardan Protestanların isteği, kendi akidevi prensiplerine karşı gidilmemesidir ve bunun karşılığında sağladıkları ‘demokrasiye tehdit’ kılıcıyla bütün rakiplerin alaşağı edilebildiği tahakküm düzeninin muhafızları olmalarıdır.

‘Governments therefore should not be the only active powers: associations ought, in democratic nations, to stand in lieu of those powerful private individuals whom the equality of conditions has swept away. As soon as several of the inhabitants of the United States have taken up an opinion or a feeling which they wish to promote in the world, they look out for mutual assistance; and as soon as they have found each other out, they combine. From that moment they are no longer isolated men, but a power seen from afar, whose actions serve for an example, and whose language is listened to.’

Hakikat hizbi olarak görülen devletten alınan güç, çıkar hizbi olan teşkilatlara dağıtılmalıdır. Tocqueville için bireye indirgenen insan dış manipülasyonlara ve saldırılara açık kalmıştır. Onların çıkarları doğrultusunda birleşip klikleşmesi, yalnızca göz yumulan bir şey değil önerilen bir şeydir. Aksi takdirde ‘demokrasiye tehdit’ oluşturabilecek bir hakikat hizbinin ağına düşmeye açık kalacaklardır. Onlardan istenen, Protestan düsturlara dokunmadan toplumda oluşan güç boşluğunu çıkarları doğrultusunda birleşerek doldurmalarıdır.

Bu yaklaşımın neticesi, çıkarları doğrultusunda bir araya gelmiş küçük grupların elde edebilecekleri en büyük etkiye sahip oldukları bir toplum yapısıdır. Örneğin savaşlar bankerlerin çıkarları için çıkıverir, insanlar zenginlerin çıkarı için kölelikten farksız bir yaşayışa sürüklenir. Çıkar hiziplerinin arzusu dünyada güçtür, bu güç ya parayla ya da statü ile kazanılır. Dünyanın finansal düzeninin çıkar hiziplerine fayda sağlayacak ancak geri kalan bütün insanlığı büyük bir zulüm altına alacak şekilde değişmesi, Protestanlar için mühim değildir. Dediğimiz gibi onların önemsediği tek şey, büyük bir radikallikle bağlı oldukları dini prensipleridir. Yeter ki hiç kimse hakikat olduğunu iddia etmesin, bütün insanları köleleştirse hatta soykırıma uğratsa dahi; Protestan radikali için burada ses edilecek hiçbir şey yoktur. İşte bu, içerisinde bulunduğumuz modern dünyanın aslında hakikatidir. Bizler, radikal Protestan dincilerle karşı karşıyayız.

‘Bu sürecin çarpıcı bir neticesi aslında, bugün Amerika’nın süper güç olmasıdır. Birinci dünya savaşının en büyük aktörü, J.P. Morgan’dır. J.P. Morgan, İtilaf devletleri adına Amerika’da temsilcilik almış ve kendisi üzerinden itilaf devletlerini fonlamıştı. Amerika itilaf devletlerinin savaş yükünü kaldırmak için hızlıca sanayileşmişti ve ekonomileri bu savaşa bağımlı hale gelmişti. İtilaf devletleri J.P.Morgan’a büyük bir borç yüküyle savaşa devam ediyordu, iki sene içerisinde rezervlerindeki bütün altınları da bitirdiler. Bu, itilaf devletlerinin savaşı kaybedeceği; buna mukabil borçların ödenemeyeceği ve savaşa bağımlı hale gelmiş Amerikan ekonomisinin büyük bir çöküşe gireceği anlamına geliyordu. J.P. Morgan, Amerika’yı savaşa sokmadığı için kamuoyu tarafından tekrardan başkanlığa seçilen Woodrow Wilson’ı savaşa ikna etti. Woodrow Wilson ile beraber, Amerika birinci dünya savaşına girdi ve itilaf devletleri savaşı kazandılar. Amerikan ekonomisi ile J.P. Morgan kurtuldu, sonrasında Amerika 1940’lara kadar varan sürede dünyadaki altın rezervinin %70ine sahip oldu. Ardından Bretton Woods sistemi, Nixon Shock ile petro-dolar düzeni ve netice olarak rezerv para doların Amerika’ya sağladığı tartışmasız süper güç konumu geldi.

Peki bu sürecin Protestanlık ile alakası nedir? Amerikan kamuoyu, o zamanlar olduğu gibi bugün de devletlerinin bankerlerin elinde olduğunu; bankerlerin adeta devlet gibi bir aktör olduğunu bilmektelerdir. Ancak bu, onları bir isyana ve devrime sürüklemedi. Zira onlar için devlet, hakikatin temsilcisi değildir ve öznel hakikate dayalı akidevi pozisyonları onları egemenliği bir temsile nispet etmemek ile yükümlü kılmıştır. Almanya’da da bankerler vardı, ancak onlar J.P.Morgan’ın Amerika’da bulduğu özgürlüğü asla bulabilmiş değillerdi. Adeta devlet adına tekel oluşturacak ve devletin ekonomik sıhhatini eline alacak anlaşmalara girişemediler. Zira Almanlar, hakikati devlette görüyorlardı ve başka bir temsil makamının devletin yerini almasını kabul edemeyecek kadar Protestanlıktan gerçekten uzaktılar. Birinci dünya savaşı ve getirdiği kaçınılmaz ikinci dünya savaşı aslında, Protestanlığın diğer Hıristiyan fraksiyonlara karşı zaferinin ilanıdır ve ‘neo-liberalizm’ denilen Protestan örfü bu zafer neticesinde dünyaya hakim olmuştur.’

Birinci dünya harbi ve zorunlu neticesi olan ikinci dünya harbinin kazananı, Protestanlar ve çıkar hizipleri arasında kurulan ittifak oldu. Onlar hakikati faydaya bağıl gördükleri için, bu zaferlerini bir çeşit keramet gördüler ve dünyanın tartışılmaz süper gücü olma yolunda adımlar attılar. ‘Demokrasi’yi yani Protestan akidesini korumak için, aynı zamanda çıkar gruplarının çıkarlarını sağlamak için onlardan olmayan toplumları savaş da dahil olmak üzere her türlü gayrimeşru yol ile alaşağı ettiler. Bu hakimiyetin bir saldırı kararı alması sürecinde aranan tek şey, hakikat iddiasını taşıyan ve Protestanlığa zararlı olan bir teşkilat ve bu teşkilata yapılacak müdahalenin ittifak edilen çıkar gruplarına çıkar sağlayıp sağlamayacağıdır. Modern dünyada bu uzlaşı sağlandığı takdirde saldırılmayacak hiçbir teşkilat ya da toplum yoktur.

‘Her türlü fikre sahip insanların ‘kendilerince’ bir hakikate erişmediğini düşünmek, bugün onların ‘karşıtı’ olmak için yeterlidir. Bu ‘karşıtlık’ onlardan olmamak anlamına gelmemektedir, ‘karşıtlık’ yakıştırmasındaki asıl anlam aslında bu Protestan hakikat anlayışına karşıtlıktır. Bugün, savunduğu fikrin hakikat olduğunu söyleyen ve diğer fikirlerin batıl olduğunu iddia eden biri zararlı ve radikal görünmektedir. Onların zararı, Protestan akidevi kabullere ters düşmelerinden öte gelir. Modern normlar Protestanlığı asıl kabul etmiştir ve bizlerin zihni de iğdiş edilerek bu kabullere karşıt düşen tavırları kötü görmemiz sağlanmıştır.

Protestanlığın hakikat anlayışının nasıl norm haline geldiğinin en anlaşılır mecrası, şüphesiz akademidir. Akademi, bugün ne kadar cüzi konular üzerine malumat derlemek üzerine yoğunlaşılırsa o kadar ‘başarılı’ olunan bir alandır. Külli, disiplinlerarası olarak adlandırılacak fikirler akademiden dışlanır. Çünkü böyle fikirler, farklı alanlara ve cüzlere erişebilmek için hakikat iddiasını taşımak ve dayatmak zorundadır. Külli bir hakikat, bütün cüzlerine; sosyolojiden ekonomiye tüm alanlara sirayet eder. Öyleyse bu entelektüel uğraş, hakikatin öznelliğine karşıt bir çizgide bulunmak zorundadır. İşte akademi, bu Protestan hakikat normunu muhafaza edebilmek adına pasifize olmuş ve hiçbir değerli fikir üretmez hale gelmiştir. Zira cüzi fikir üretimlerinin tekabül ettiği külli kaideleri oturtmadan isabetli görüşlerde bulunmak mümkün değildir.’

Protestan hakimiyeti, bütün ilmi üretimi de çıkar gruplarına hizmet etmek zorunda olunan dar bir yola sokmuştur. Bir fikrin yanlış olduğunu söylemek, ‘demokrasi’ için büyük bir tehdittir zira bu hakikat iddiasının ilk adımıdır. Öncelikle hakikat olmayanları tanımlamak, neticesinde hakikat olanı tanımlamayı gerektirir. Öyleyse bizler, bütün fikirlere muteber yaklaşmak zorunda bırakılıyoruz. Akademik çalışmalarımız bir konu hakkında söylenen çeşitli fikirlerin hepsini içeriyor ve bunların hepsinin ‘hakikatten bir pay almıştır mutlaka’ fikirleri olduğunu dile getirmemiz zorunlu kılınıyor. En azından böylesine çalışmalar değer görüyor ve alkışlanıyor. Entelektüel olmanın koşulu modern dünyada Protestan prensiplere olan bağlılıktır. Aydın ve entelektüel denilen insanlar dindar Protestanlardır ve dindar oldukları ölçüde takdir edilirler. Halkın salih zatlara olan hayranlığının aynısı bu kişilere yönelik oluşur, zira onlar Protestanlığın evliyalarıdır.